I agree with Terms and Conditions and I've read
and agree Privacy Policy.

İletişim

Bana Ulaşın:
+90 532 424 51 39

E-posta:
iletisim@dribrahimduvarci.com

2 sene önce · · ÖLÜM üzerine notlar.. için yorumlar kapalı

ÖLÜM üzerine notlar..

1.Öykü: “Çok vaktiniz kalmadı.. yakında öleceksiniz”

Ölümcül hastalığı olan ve artık bedeni de tükenen birinin karşısına geçip bunu söyleyebilir misiniz? Eminim söyleyemezsiniz. Ben de söyleyemedim. Hikayem şöyle..

Muayenehaneme gelen 37 yaşında, bekar bir bayan hastam olmuştu; ticaretle uğraşıyordu ve kendine ait bir şirketi vardı.Tek başına uzun araba yolcukları yapıyor, bazen de uçak yolculukları oluyordu. Önceleri bu seyahatler esnasında korkular yaşamış ve sonra bu durumu günlük yaşamını etkileyen bir anksiyete bozukluğuna dönüşmüştü. İlaç yazmıştım ve çabucak düzelmişti. Toplam 3 görüşme yapmıştık ve her görüşmede ailesi, yaşantısı ve hayattan beklediklerini konuşuyorduk. Bir kız ve 2 oğlan kardeşiyle beraber anne ve babalarıyla aynı evde yaşıyorlardı. Diğer kardeşler de bekardı ve en küçük kardeş 28 yaşındaydı. Oğlanlar baba ile birlikte çalışıyordu ve maddi durumları da gayet iyiydi. Benim hastam 2 kez birisinden hoşlanmış ama ilişkileri evliliğe dönüşmemişti. Artık evlilik fikrinden uzaklaşmış ve çocuk sahibi olma arzusu da kalmamıştı. Aileden ayrı, yalnız bir eve çıkmayı istemiyordu. Zaten seyahatleri oluyor, seyahatleri olmadığında da dışarıda zaman geçiriyor, evi de bir otel gibi kullanıyordu.

Son görüşmemizden yaklaşık 1,5 yıl sonra beni telefonla aradı ve kansere yakalandığını, ameliyat olup ardından kemoterapi gördüğünü ve kanseri atlattığını anlattı. Şimdi hekiminin önerisi ile özel bir hastanede yattığını söyledi ve kendisini orada görmemi istedi. Onkolog hekimi de bir konsültasyon istem notu yazmış. Hastaneye gittiğimde odasına girmeden önce onkoloğun konsültasyon istem notunu okudum. Orada hastanın son evre Kolanjiokarsinom (safra yollarından köken alan bir kanser) olduğu ve artık yalnızca palyatif (destekleyici) tedavi yapıldığı yazıyordu. Oysa hastam bana telefonda kanseri atlattığını söylemişti. Odaya girdiğimde kendimi çok kötü hissettim; 1,5 yıl önce gördüğüm o insan gitmiş, karşımda bir deri bir kemik kalmış biri duruyordu, saçları dökülmüş ve gözlerinde (sklera) sarılık vardı. Hastane girişinde aldığım nergisleri masanın üzerine koydum ve konsültasyon notundaki o “dehşet” bilgiyi yok saymaya çalışarak konuşmaya koyuldum. Bana tanı ve sonrasındaki süreçlerini anlattı, geleceğe yönelik umut dolu bir konuşma yaptı. Ama arada benim bunlara katılıp katılmadığımı sorguluyor, adeta ağzımı arıyordu. Ben ise hastaya son evre kanser olduğunu ve artık sayılı günlerinin kaldığını söylememekte kararlıydım. Bunu söyleyecek kimse hastanın onkoloji hekimiydi, benim vazifen değildi. Eğer hasta bu durumu biliyor olsaydı o zaman ben de rahatlıkla ölüm hakkında hastayla konuşurum diye kendimi şartlamıştım.

İki hafta sonra tekrar telefonlaştık,  hastaneden taburcu edilmişti ve evine gelip görmemi istedi. Gittim.. Kız kardeşi beni karşıladı, salona doğru giderken gözüm evin diğer odalarına takılıyordu. Evdeki tüm eşyalar eskiydi; salon takımı 1980’lerden kalmış, vitrin, sehpalar, hatta duvardaki saat.. Bu evde zaman durmuştu, eskiyen her şey yerinde kalmış, hiçbir şey değiştirilmemişti.. Oysa ailenin maddi durumu gayet iyiydi, benim hastam da iyi para kazanıyordu.

Hastamın babası, çok asabi, anlayışsız, bencil, yoğun alkol kullanan, gece hayatı ve sevgilileri olan bir adammış. Yaşlanınca ve çocuklar da büyüyünce biraz durulmuş ama geçmişte yaşadıklarından ve yaşattıklarından asla pişmanlık duymayan biriymiş. Baba, gece yaşantısıyla, alkollüyken çıkardığı kavgalarla ve sevgililerin para koparmaya çalışmaları ve şantajlarıyla eşini ve çocuklarını defalarca utandırmış, küçük düşürmüştü.

Bu babaya hesap sormak, mümkünse cezasını vermek ve kardeşleri de uyarmak lazımdı. Geride kalacaklara bir “ders” vermeden ölüp gitmemeliydi. Şimdi tam da bunun zamanıydı. Ne de olsa sayılı günleri kalmış ve artık korkmadan, çekinmeden her şeyi söyleyebilir ve söyleyeceği şeyler de aldığı her nefesin kıymetini çok iyi anlayan birinin söylediği hakikatli sözler olacaktı. Karşısındakinin yüzünde patlayan birer tokat gibi tesirli.. Bu aynı zamanda bir görevdi, yapması gereken bir görev, geride kalacak kardeşleri için.. Kardeşlerini karşısına alıp “ben ölüyorum, siz hayatınızı benim gibi yaşamayın” deme şansı olacaktı. Babasına “sana hakkımı helal etmiyorum” dese hem kendisinin hem de kardeşlerinin intikamını almış olabilirdi. Ne de olsa yıkıcı/yok edici olmayan bir intikam alma insanı özgürleştirir; çünkü artık ödeştiniz, hesap kapandı..

Bunların hiçbiri olamadı. Son görüşmemizden 1 hafta sonra genel durumu kötüleştiği için hastaneye kaldırılmış ve 10 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra vefat etmişti.

Bu vakayı her düşündüğünde kendimi kabahatli buluyorum. Ben kolaya kaçtım, karşısına geçip “senin sayılı günlerin kaldı..” demekten kaçtım. Bahanelerin arkasına sığındım; Onkolog söylemeliydi, hastanın kendisi ilk adımı atmalı ve bana doğrudan sormalıydı. ‘Hayır’.. Ben kolaya kaçmadan ilk adımı atsam, o cesareti göstersem, eminin o da gösterecekti. Üstelik ben tıbbi olarak üzerime vazife olmayan bir şey söylesem, kalkıp bunu onkologuna anlatacak biri hiç değildi..

 

2.Öykü: “Hayata bağlılık” mı yoksa “Yaşama takıntısı” mı?

Artık çocuklarına yük olmak istemeyen ve bu nedenle bir “Yaşlı Bakımevi”ne yerleşen 84 yaşında bir bayan hastamı hatırlıyorum. Her gün “Allah’ım artık emanetini al” diye dua ederek kimseyi üzmeden bir an önce ölmek istiyordu.

Tam tersini düşünen/hisseden/isteyen pek çok hastam da oldu. Birkaç örnek vermek istiyorum. Erkek bir hasta konsülte etmiştim; 67 yaşındaydı, üç yıldır pankreas kanseri tedavisi görüyordu. “Bu tedavilerden, kemoterapinin yan etkilerinden, sürekli hastanelere gelip gitmekten bıktığınız mı? Artık ölsem de kurtulsam diye düşündüğünüz oldu mu?” diye sorduğumda “hayır” cevabını aldım. Bıkmamıştı, usanmamıştı, tedaviyi sürdürmek istiyordu ve daha çok yaşamayı arzuluyordu. Bir başka hastayı hatırlıyorum, beynin en hızlı ilerleyen tümörü Glioblastome Multiforme’li 63 yaşında erkek. Odama tekerlekli sandalye ile getirildi, çünkü artık yardımsız yürüyemiyordu. İçeri girer girmez “doktor bey lütfen bana kötü şeyler söylemeyin” dedi..

İnsanların umutsuz olmasını istemem, kimsenin umudunu kırmak da istemem. “Pes edip kendini koyuvermeyi” de doğru bulmuyorum ancak birkaç ay sonra muhtemelen ölecek bu hastalarla biraz olsun ölümü konuşamayacak mıyız? Hasta yakınları sürekli yalanlar söyleyerek hastaya durumun iyi gittiğini söylüyor, hastada buna inanmak istediği için inanıyor ve sorgulamıyor. Peki neden?

Bir keresinde 20 yaşında ALL (akut lenfoblastik lösemi) hastası bir delikanlı görmüştüm. Babasından kendisine bir araba almasını istiyordu. Belli ki bizler kadar uzun yaşamayacağını biliyor ve içinde bir şeyler kalmasın, kalan ömrünü dolu dolu yaşasın istiyordu. Peki ama örnek olarak verdiğim pankreas kanserli, glioblastome multiformeli hasta ömrünün kalan zamanında ne yaşamayı bekliyordu?

Benim hayata bağlılıktan anladığım yaşarken kimseyi üzmeden yaşamaya gayet etmek; ne insanı, ne hayvanları, ne doğayı ne de ağaçları ve çiçekleri üzmeden.. Hayatı severken tüm çevresindekilerle bir bütün olarak sevmek, onlardan hizmet alarak ve onlara hizmet ederek yaşamak..

Yaşama takıntısı başka bir şey. İçinde bulunduğu dünyadan yalnızca bir şey almaya odaklanmak, hizmet almak ve hizmet beklemek durumu. İnsanlar ve doğa ona hizmet edecek, onu mutlu edecek, hazlarını karşılayacak, acılarını dindirecek. Fakat onlara hizmet etme kısmı eksik ya da hiç yok..

İnsanların kişiliği ne yazık ki çoğu kez değişmiyor. Hatta ölümcül bir hastalıkla pençeleşirken bile değişmiyor. Sağlıklıyken hiç kendisini sorgulamamışsa ölüme yaklaştığında da sorgulamıyor.

Etiketler: , Kategoriler hayata bağlılık, ölüm, Psikiyatri

accumsan venenatis non Curabitur Sed leo dolor.