I agree with Terms and Conditions and I've read
and agree Privacy Policy.

İletişim

Bana Ulaşın:
+90 532 424 51 39

E-posta:
iletisim@dribrahimduvarci.com

1 sene önce · · Ölçüsüzce kendini beğenme.. için yorumlar kapalı

Ölçüsüzce kendini beğenme..

Herkes kendini beğenir, beğenmelidir de. İnsanın kendini beğenmesi, kendiyle övünebilmesi, gurur duyması hem sağlıklı bir durumdur hem de bir ihtiyaçtır. Sorun ise kendini ölçüsüzce beğenme de..

Amacım narsisizm ya da narsisistik kişilik bozukluğunu anlatmak değil çünkü bu kişiliği tanımak kolaydır. Bencillik, insanları küçümseme, empati yapmama, insanları eşyasıymış gibi görme, çevresine kendini olduğundan çok farklı gösterme, her zaman ayrıcalık bekleme, sıkıştığında hiç çekinmeden yalan söyleyerek kendi çıkarlarını koruma.. Bunlar narsist kişiliğin başlıca özellikleridir. Eminim hayatınızın pek çok döneminde bu kişilik özelliklerine sahip insanlarla karşılaştınız ve onlarla kısa süre de olsa bir arada olmanın ne kadar zor olduğunu biliyorsunuz. Böylesi insanlara olsa olsa zaruretten katlanırsınız..

Ancak narsisistik kişilik bozukluğu olmadan da kendini ölçüsüzce beğenen insanlar var. Belki de pek çoğumuz böyle.. Ölçüsüzce beğenme tek bir alanda olduğu gibi birkaç alanda birden olabilir. Bazen aklını, bilgisini, kültür ve yeteneklerini ölçüsüzce beğenme olur. Bazen yüreğinin temizliğini, iyilikseverlik ve duygusallığını ölçüsüzce beğenme olur. Bazen de ailesi, maddiyatı, ait olduğu sınıf/zümre veya yaşadığı yeri ölçüsüzce beğenme olur. Gördüğüm hastalardan kısa örnekler vererek bu durumları açıklamak istiyorum.

1. Vaka: Emekli edebiyat öğretmeni bir hastam oldu. Henüz 51 yaşındaydı ve emekli olduğundan bu yana başkaca bir iş yapmamıştı. 4 yıldır kendisini yazmaya ve şiire verdiğini söyledi. Yalnız yaşıyordu. Karısı boşanmayı istemiş ve tek çocukları olan kızı da 5 yıldır babasıyla görüşmeyi ret ediyordu. Yalnızlık, dışlanmışlık, hüzün gibi duyguları sürekli yaşadığı için yazılarında ve şiirlerinde hep bu temaları işlediğini anlattı. Zaten çocukluğu da çok badirelerle geçmiş. Dünya gündemini özellikle de silahlanma, savaşlar, açlık, mültecilerin sorunları ve gelir adaletsizliği gibi konuları yakından takip ettiğini vurguladı. İçinde öyle bir acıma ve şefkat duygusu taşıyormuş ki birkaç kez “kendimi insanlığın vicdanı gibi hissediyorum” dedi. Yazılarını ve şiirlerini okuyanların çok etkilendiğini ve günün birinde bunları kitaplaştıracağını söyledi. Ancak görüşme ilerleyip de geçmiş iş yaşantısı, kardeşleriyle, eşiyle ve tek kızıyla yaşadıklarını sorguladıkça öyle şeyler çıktı ki; alkollüyken birkaç kez eşini tartaklaması, çok sinirli olduğu için meslektaşları tarafından dışlanması, kızının eğitim hayatında sürekli ona dayatmalarda bulunması, tüm kardeşleriyle küs olması bunlardan birkaçıydı. Oldum olası biraz küfürlü konuşurmuş ve bunu da şairliğine bağladı. Gününü genelde evde geçiriyor, eski arkadaşlarını da pek arayıp sormuyordu. Arayıp soran tek bir eski öğrencisi bile yoktu. “Bir şiirinizi okuyabilir misiniz” diye rica ettim, okudu. Şiirden iyi anlayan biri olduğumu söyleyemem ama okuduğu şiir bana bir şey hissettirmedi, basma kalıp dizelerden oluşmuştu; “seni ben delicesine sevdim.. yüreğimdeki sızı..” tarzı şeyler.. Bana yazılarından bazılarını e-mail ile gönderebileceğini söyledi, “memnun olurum” dedim. Sonradan gönderdi. Okudum. Yazılarda duygulara ait pek çok kelime vardı ama duygu yoktu. Müşfik bir yürekten çıkan yazılar değildi, yalnızca kelimeler vardı.

2. Vaka: Bir başka hastam, hiç evlenmemiş, annesiyle birlikte yaşayan 37 yaşında bir kadın. İçinde kocaman bir cevher olduğunu ve psikoterapiyle onu ortaya çıkarmak istediğini söyledi. Terapi ilerledikçe ve bilinç dışı çözümlendikçe bu kendisinin de farkında olmadığı yetenekleri ortaya çıkacak ve bambaşka bir insana dönüşecekti. Böyle bir beklentisi vardı terapiden. Çok kitap okuduğunu, genel kültürünün çok yüksek olduğunu ve diğer insanların uğraşları ve paylaştığı şeyleri çok sıradan bulduğunu söyledi. Entelektüel olarak kendisine denk birini bulamadığını ama diğer yandan da çevresindeki insanlarla günlük diyaloglarını sürdürdüğünü anlattı. Evde işleri genelde anne yapıyordu. Hayatını sorguladım. İki yıllık bir meslek yüksek okulunun işletme bölümü bitirmiş ve 15 yıldır aynı fabrikanın muhasebe departmanında çalışıyordu. Okulunu açıktan 4 yıla tamamlamaya hiç çalışmamış, mali müşavir olmayı da hiç düşünmemişti. Okuduğu kitaplar genelde romandı ve ayda bir kitap bitiriyordu. Gündemi takip ediyor ama kendi siyasi görüşüne denk düşen gazete ve TV dışında başka medyayı takip etmiyordu. Geçmişte spor, müzik, resim gibi şeylere biraz ilgi duymuş ama hiç biri için ciddi bir kursa gitmemişti.

3. Vaka: Bu örnek de yabancı bir hastadan. İngiliz, 49 yaşında bir kadın. 11 yıldır Muğla bölgesinde yaşıyor, turizm ve emlak sektöründe çalışıyordu. 5 yılda bir Türk’le evli kalmıştı. Depresif şikayetleri vardı. Yaşadığı yerde yine kendisi gibi turizmle uğraşan İngiliz arkadaşları ile görüşüyordu. Hiç Türk arkadaşı yoktu, kendisini idare edebilecek kadar dahi Türkçe bilmiyordu. Türkiye’deki gelenekler, inançlar ve kültür hakkında hiçbir bilgisi yoktu ve bunları bilmeye de öğrenmeye de ihtiyaç duymamıştı. Neden acaba? Ne de olsa ülkesi İngiltere Türkiye’den gelişmiş bir ülkeydi. Öyle bir ülkeden gelmiş olmanın kendini beğenmişliği olsa gerek 11 yıldır yaşadığı bu ülke ile ilgili bir şeyler öğrenmeyi anlaşılan değerli bulmamıştı.

4. Vaka: 50 yaşında erkek hasta, elektrikçi dükkanı var. Çocuklarını üniversitede okutmak için çabalıyor, evine bağlı, müşterileri tarafından sevilen biri.. Dost, arkadaş bulamamaktan şikayetçiydi. Onun kafasına uyan biri yoktu etrafında.. İnsanları menfaat düşkünü, küçük hesaplar yapan kimseler olarak görüyordu.. “Sizin hiç kusurunuz yok mu” diye sorduğumda “benim kalbim çok temiz, herkesi kendim gibi sanıyorum, iyilik yapmaya çalışıyorum ama nerede? insanlar çıkarcı ve bencil olmuşlar, iyilik kalmamış, iyi insanlar kalmamış..” dedi. Kendi gibi birini bulamadığı için dostu olmadığını tekrar vurguladı. Bu nedenle yalnızlık çekiyor, çocukları ve eşiyle sorunlar yaşadığında içini açacak ve akıl alacak birini bulamıyordu.

İnsanın kendisini yeryüzündeki birkaç iyi yürekli insandan biri olarak görüp diğer insanların kalbinde bir menfaat ya da fesatlık olabileceğinden şüphe duyması ne acı ve insanı ne kadar yalnızlaştıran bir şey.. Psikiyatrist olmama rağmen hastalarım böyle şeyler söylediğinde insan olarak inciniyorum. Oysa çevremizde yüreği temiz, insanlara iyiliği dokunsun diye çırpınan ve bundan da çok mutlu olan, birini kırdığında hemen içi acıyan ve gönül almaya çalışan pek çok insan var. Sorun onları görmemekte..

Yukarıda verdiğim birkaç örnekten anlaşılacağı üzere ölçüsüzce kendini beğenme çevremizdekilerle aramıza mesafe girmesine neden olur. Bir yandan kendimizi insanlardan geri çekeriz diğer yandan da karşıdan itici görünürüz, insanlar bize yakınlaşmaz. Hatta hiç farkında olmadan komik görünebiliriz, arkamızdan konuşulur.

İnsan kendisini yeterli görünce etrafından bir şey almaz olur. Sonuçta kendisini yenilemez, geliştirmez, zenginleştirmez..

Bu insanlar değişebilir mi? Biz terapistler onları değiştirebilir miyiz? Ben ümidimi korumak istiyorum. Fakat Fethiye’de çalışken gördüğüm köylü bir hastamın bana söylediği şu söz de hep aklımda: “Akıl pazarda satılıyormuş, herkes gezip dolaşmış ve yine kendi aklını almış”.

Etiketler: , Kategoriler narsisizm, psikoterapi

nunc eleifend non suscipit at consequat. porta. elementum massa