I agree with Terms and Conditions and I've read
and agree Privacy Policy.

İletişim

Bana Ulaşın:
+90 532 424 51 39

E-posta:
iletisim@dribrahimduvarci.com

1 sene önce · · Hastaların bize öğrettikleri… için yorumlar kapalı

Hastaların bize öğrettikleri…

Her bir hastanıza 45-50 dakika zaman ayırıyorsanız ve yıllar içerisinde pek çok hasta görmüşseniz onlardan o kadar çok şey öğreniyorsunuz ki… Mesleki tecrübeyi artırmayı kastetmiyorum, hayata dair öğrendiklerimizden söz ediyorum. Psikiyatrinin tıbbın diğer branşlarına göre en büyük avantajı belki de bu olsa gerek; karşınızdaki insanı her yönüyle tanıma şansına sahip oluyorsunuz. Bu da her insandan bir şeyler öğrenebilme imkanı veriyor. Hastalarımdan öğrendiğim ve bana çok şeyler kattığını düşündüğüm birkaç örnek vermek istiyorum.

Ben eskiden de ağaçları severdim ama onların yaşantılarını merak etmeyi, görünce hemen ismini söyleyebilmeyi ve onlara hayranlıkla bakmayı bir hastamdan öğrendim. 27 yaşında erkek bir hastamdı. Anksiyete bozukluğu tanısıyla izliyordum. Hobi olarak neler yaptığını sorduğumda “ağaçlarım var, onlarla ilgileniyorum” dedi. Apartmanın kenarındaki boşluk yerlere ve balkondaki saksılara ağaçlar dikmiş.. Hangi ağaçlar diye sorduğumda “şimşir, porsuk, ılgın, akçaağaç, koca yemiş…” diye saymaya başladı. İlk defa duymuştum bu ağaçları, çok da tuhaf isimlerdi bunlar. Meğerse ne kadar az sayıda ağacı tanıyormuşum.. Bir keresinde İstanbul’da kırmızı yapraklı Japon Akçaağacı görmüş de sevgilisinin elini bırakıp büyülenmişçesine ağacı seyretmiş. Şimdi de bonzai yetiştirmeye başladığını söyledi. Hayalinde alıç ağacının bonzaisini yapmak varmış… O hastamdan sonra ağaçlara ilgi ve saygıyla bakıyorum, daha çok ağacı tanıyorum. Bu sessiz, asil ve bir o kadar da görkemli komşularımızı daha çok seviyorum.

Dünyanın hakikaten küçük olduğunu ve insanın ettiği bir lafın eninde sonunda gelip onu bulduğunu yine bir başka hastamdan öğrendim. Çalıştığım özel hastanenin kantininde ilk kez karşılaşmıştım. Yanında iki yaşında kızı olan bir hanım. Çocuğu biraz ilerideki merdivene çıkmak istedi ama beceremedi, annesinden yardım istedi. Ben de sanki üzerime vazifeymiş gibi “benim kızım da iki yaşında ama tek başına merdiven çıkıyor” dedim. Yaklaşık 1 yıl sonra bu hanım aynı hastanede küçük bir cerrahi müdahale geçirmiş ve ameliyat sonrası uyku sorunları için konsültasyona çağrılmıştım. Ben önce hastayı tanımadım, ne de olsa kantinde birkaç dakika gördüğüm biriydi. Görüşme esnasında bana “geçen yıl sizinle kantinde karşılaşmış ve siz kendi çocuğunuzla benimkini kıyaslamıştınız” dedi. Belli ki onu çok incitmişim. İnciten insan incittiğini hemen unutuyor ama incinen insan unutmuyor.. Çok ama çok utandım, mahcup oldum. Başka sorularla bu konudan uzaklaştık ve tekrar onun ameliyat sonrası yaşadığı semptomlara döndük. Fakat görüşme bitip odadan çıkarken benimle karşılaşmış olmaktan hoşnut olmadığını yüz ifadesiyle bir kez daha gösterdi. Haklıydı… Kimseyi kıyaslamaya hakkımız yok, ne benim ne de bir başkasının..

Hediye vermenin çok güzel bir şey olduğunu, veren insanı iyileştirdiğini yine bir hastamdan öğrendim. Benden yaşça büyük bir hanımdı. Ne zaman muayenehaneme gelse mutlaka evinde büyük bir özenle hazırladığı yiyeceklerden getirir ve mahcup bir şekilde bana verirdi. Oysa muayene ücretini zaten ödüyordu. İnsanın hediyeler vermesi içindeki güzellikten, hassaslık ve inceliktendir. Bunu gösterdikçe aslında içinin ne kadar da güzel olduğunu görüyor. Bunu görmek de iyileştiriyor… Söylediği ya da iddia ettiği kadar cömert ve maddi olarak fedakar insan maalesef az. Meslek hayatımda böyle kimselere rastladım; ancak bu kimseler yaptıkları maddi fedakarlıklar ve bağışlardan söz etmekten genelde kaçınırlar. İşleri bozulan bir hastamın kendi hayat standardının düşecek olmasından ziyade burs verip okuttuğu öğrencilerine artık burs veremeyecek olma ihtimaline üzüldüğünü gördüğümde çok etkilenmiştim. Ekonomik maliyeti çok fazla olduğu halde yanında çalışan hiçbir işçisini isten çıkarmamıştı. “Onlar evine ekmek götürüyor, nasıl işten çıkarırım ki” demişti. Böylesi insanların depresyonu, anksiyete bozukluğu daha kolay düzeliyor. Sağlığımızdan sonra en kıymetli şey paramız ve malımız olsa gerek. İnsanın parasını, malını ihtiyaç sahibi kimselere vermesi ona büyük bir iç huzuru veriyor; tıpkı bağışıklık sistemini güçlendiren ve hastalıklara karşı direncini arttıran bir şey gibi.. Dolayısıyla, birileri sizi kırmış, üzmüş, gücendirmiş, ihanet etmiş, bunlar artık sizi çok yaralamıyor. İnsanın sahip olduğu maddi şeyleri paylaşması, vermesi onu çabucak iyileştiriyor.

Yaşlanmaktan korkmamak gerektiğini yaşlı bir hastamdan öğrendim. 72 yaşında bir hanımdı, kocasını 10 yıl önce kaybetmiş. Torunu trafik kazasında yaralanınca ona çok üzülmüş ve depresyona girmişti. Tedavi ile çabucak düzeldi. Bir oğlu ve bir kızı vardı. Onlar şehirde yaşıyorlardı. Benim hastam ısrarla köyündeki evinde yaşıyor ve mutluydu. Yazın bahçesinde yetiştirdiği sebze ve meyveleri çocuklarına gönderiyor, sonra kışlık tarhanasını, kurutmalarını, makarnasını ve eriştesini hazırlıyordu. Birkaç tane de tavuğu vardı. “Peki kışın sobanızı nasıl yakıyorsunuz, zor olmuyor mu ?” diye sordum, ona da çözüm bulmuştu. Yakın komşusundan rica ediyor o da birkaç gün yetecek odunu evin içinde uygun bir yere istifliyor, hastam da oradan alıp sobanın kovasına dolduruyordu. Köyde kalanlar genelde yaşlıydı ve birbirlerine gidiyorlardı. “Tek başınasınız, gece fenalaşırsanız ne olacak, korkmuyor musunuz ?” diye sorduğumda da: “Zaten bir gün olacak ki” diye gönül rahatlığı ile cevap vermişti… Anladım ki kendinize yetebiliyorsanız, üretmeye devam ediyorsanız ve de insanlarla bağınızı kesmediyseniz yaşlanmak da günün birinde ölecek olmak da sizi korkutmuyor.

Etiketler: , , Kategoriler Psikiyatri, psikoterapi

libero. leo Sed lectus mi, eleifend vel, consequat. ut